İnsansı robotlara beyin tasarımında yeni yöntem

Robotlar hayatımızın neredeyse her alanında farklı kullanım amaçları ile  giderek artan oranda yer almaya devam ediyorlar. Hatta bazı özel olarak projelendiren robotlarla ilgili izlediğimiz haberlerde, onların bizlere benzer hareketler yapmalarını hayranlıkla izliyoruz. Yürüyen, koşan, eşya taşıyan, takla atan, engel aşan ve zıplayan robotlar, robotik biliminin gelmiş olduğu noktayı gözler önüne seriyor.

Her ne kadar bu başarılı uygulamaları izliyor olsak da, iş biraz da komplike ve  karmaşık görevlere, özellikle insanlarla etkileşim ve bir tepki oluşturma noktasına geldiğinde robotlar halen hızlarını sınırlayan birçok hesap yükü ile baş etmeye çalışıyorlar. Bu durum da onların yeterince hızlı tepki vermelerini engelliyor ve yavaşlatıyor. Tepkilerinin daha duraksamalı bir şekilde oluşmasına yol açıyor. Oysaki insan etkileşiminin olduğu ve robotların kullanıldığı birçok alanda algılama ve tepki süresinin oldukça kısa olması gerekiyor.

Şimdi konuya biraz daha yakından bakabilmek için önce bir robotun hareket sürecini ele alalım. Bu süreç üç temel adımdan oluşur.

Birinci aşama bizlerin duyu organları ile gerçekleştirdiğimiz algı aşamasıdır. Robotlarda bu aşama sensörler ve kameralar vasıtası ile veri toplama şeklinde gerçekleşir.

İkincisi bulunduğu konumun farkında olması, çevresini tanımlayıp haritalandırması ve bu harita içinde kendini konumlandırabilmesidir.

Son aşamada hareket yani eylem planlamasını yapabilmesidir. Bizler bu aşamaları hiç farketmeden gerçekleştirsek de bir robot için bu adımlar hem daha uzun zamana hem de yüksek kapasitede işlem gücüne ihtiyaç duyar.

Bu bahsettiğim konulardaki hız kazanma ihtiyacından yola çıkan MIT Bilgisayar Bilimleri ve Yapay Zeka Laboratuvarı (CSAIL) araştırmacıları, robotların tepkilerini hızlandırmak için yeni bir yöntem geliştirdi. Bu yeni yöntem “Robomorfik Hesaplama” (Robomorphic Computing) olarak tanımlandı.

Hesaplama kavramı, sensör ve kameralardan elde edilen verilerin robot zihninde anlam ifade etmesi ve eyleme geçmesi için yapılan bilgi işleme sürecini ifade ediyor.
İnsansı robotlara beyin tasarımında yeni yöntem
Bu süreci hızlandırmak için hem yazılım konusunda hem de donanım tarafında neler yapılabileceğini düşünmek gerekiyor. Mevcut durumda algoritmalar CPU donanımında yeterince hızlı çalıştırılamıyor. Her ne kadar yazılım alanında daha iyi algoritmalar üzerinde çalışılmaya devam edilse de yazılım geliştirmelerinin tek başına çözüm sağlamaya yeterli olmayabilir.

Robomorfik Hesaplama, robotların bilgi işlem görevlerini daha verimli bir şekilde gerçekleştiren özel donanımlar yaparak bu süreci hızlandırmayı amaçlıyor. Bu sayede bir robotun “zihni” ile hareketleri arasındaki zamansal gecikmenin bilgi işlem ihtiyaçlarına uygun çipler kullanılarak azaltılması için çalışılacak.

Bu durumda robot beyninin donanımı konusunda da yeni bir keşif gerekliliğine ihtiyaç olduğu aşikar. Donanımda sağlanacak hızlanma ile robotun beynini içeren standart bir CPU çipten daha fazlasını gerçekleştirmek mümkün olabilir.

Araştırmacılar da benzer görüşler doğrultusunda FPGA (Field Programmable Gate Arrays), ise “Alanda Programlanabilir Kapı Dizileri” anlamına gelen yarı iletken teknolojisine sahip hızlandırıcılara çalışmada yer verdiler. Bu denemenin sonucunda da robomorfik bilgi işlem sürecinde kullanılan ve sistemlerinin önerilerine göre özelleştirilebilen FPGA çipinin CPU’dan sekiz kat, GPU’dan 86 kat daha hızlı olduğunu keşfettiler. Tüm bu iyileştirmeleri ve çalışmaların bütününü robotlar için tasarlanmakta olan özel beyin tasarımı olarak tanımlamak mümkün. Böylece robotların hem çevresel verileri daha hızlı işlemeleri hem de bunun sonucunda belirleyecekleri tepkilerin hızlanması sağlanabilecek.

Daha hızlı düşünen, algı-tepki süresi kısalan robotların insanlarla etkileşiminin artacak olması, önümüzdeki yıllarda birçok sektörde robotların kullanımının artışına  imkan sağlayacak. Bu sayede özellikle humanoid olarak tanımlanan insansı robotlar bir çok yeni göreve talip olacaklar.

X

Uzay yolculuğu yarışı ve yeni teknolojiler

İnsanoğlunun evreni anlama çabasının başlangıcı neredeyse ilk çağlara kadar gidiyor. Bir çok medeniyet bu konuda o günün imkanları ile çeşitli gözlemler ve değerlendirmeler yaptılar. Güneş ve ay başta olmak üzere gezegenlerin ve yıldızların hareketlerini analiz etmek, zamanı tanımlamak ve kendi hayatları ve doğa olayları üzerindeki etkilerini çözmek bu çabanın bir kısmı diyebiliriz. Günümüze baktığımızda ise artık “Evrende yalnız mıyız?” sorusu ve bunu daha da detaylandıran “Başka canlılar var mı, varsa nasıl bir yaşam var, insan yaşamına uygun koşullar var mı?” soruları uzun yıllardır araştırmalara yön veriyor. Peki son zamanlarda iyice hareketlenen uzay araştırmalarında son durumda neler oluyor?

Mars Projeleri Artıyor

Özellikle Kızıl Gezegen Mars yolculuğu konusunda farklı kurumlar ve ülkeler tarafından öne çıkan birçok proje var.

Amerikan Havacılık ve Uzay Dairesi'nin (NASA), bu konudaki çalışmalarda başı çekiyor. Özellikle Mars’a insanlı yolculuk için çalışmalar hızlandırıldı. NASA’nın hedefleri arasında 2035’e kadar Mars’a astronot göndermek yer alıyor.

Bu yolculuk için denenmesi düşünülen yeni seçenek ise nükleer roket olarak düşünülüyor. Dünya ile Mars arasında 225 milyon kilometre uzaklık bulunuyor. Nükleer roket teknolojisi ile günümüzdeki teknoloji ile 7 ay süren Mars yolculuğunun 3 ay gibi bir süreye inebileceği tahminler arasında.  Bu kapsamda Seattle merkezli Ultra Safe Nuclear Technologies (USNC-Tech) şirketinin üzerinde çalıştığı yöntem roketlerin hızını daha da artırmaya odaklanmış durumda. Firmadan yapılan açıklamalarda nükleer yakıtla çalışan roketlerin mevcutta kullanılan kimyasal motorlara göre iki kat daha güçlü ve etkin olduğu, roketlerin daha hızlı gitmesini ve daha uzun mesafe kat etmesini sağladığı söyleniyor. Mars konusunda yoğun çalışan bir diğer ülkede Çin. Temmuz 2020'de keşif aracı tarafından fırlatılan 'Tienvın-1' isimli keşif uydusunun, 197 gündür süren yolculuğunun mayıs gibi sonlanması bekleniyor. Geçtiğimiz günlerde ise Çin Ulusal Uzay İdaresi (CNSA), uydunun Kızıl Gezegen'e 2,2 milyon kilometre mesafeden çektiği bir fotoğrafı yayınladı.

Dünyanın en zengin iş insanlarından Elon Musk'ın uzay konusundaki çalışmaları da uzun süredir gündemde. Uzay şirketi SpaceX, Starlink internet projesi için uzaya roket göndermeye devam ederken uydu filosu giderek büyüyor.

Mars konusunda da iddialı olan Musk, iki yıl içinde Mars'a ekipsiz bir gemi gönderilmesinin planlandığını söylemişti. Ayrıca 2018 yılında Mars’ın yörüngesine Tesla marka otomobili gönderme girişiminde bulunmuştu. Bu deneyi roket motoru gereğinden fazla ateşlendiği için başarısız olmuş, araç Mars’ı ıskalamıştı.

Fakat Elon Musk, Mars’ta insan kolonisi kurma konusundaki kararlılığını söylemleri ile sürdürüyor. Tesla ve SpaceX şirketlerinin patronu Musk, paylaştığı bir tweet ile "Amaç servetimin yarısıyla dünyadaki sorunları çözmek, yarısıyla da Mars'ta kendi kendine yeten bir şehir kurmak" bu amacını vurgulamıştı.

Yazının Devamını Oku

Moda 4.0, Paris Haute Couture Haftası ve Teknoloji

Endüstri 4.0 kapsamında üretimdeki farklılaşmayı ve katma değerli değişimi sağlayan teknolojilerin birçoğu, tekstil ve moda sektöründe de öne çıkıyor. Dijitalleşmenin moda ve güzellik sektöründe, üretimden pazarlamaya sağladığı katkılar ve bu yeni anlayış Moda 4.0 (Fashion 4.0) kavramı ile tanımlanıyor. Moda 4.0 kapsamında öne çıkan teknolojilerden 3 boyutlu yazıcılar ile hazırlanan tasarımlar, Paris Haute Couture 2021 İlkbahar Yaz Koleksiyonları’nda da öne çıktı.

Moda sektörüne ilgim çocukluk yıllarıma dayanıyor. Sonrasında da iş hayatımda bu alanda çalıştım. Bu anlamda bir süredir teknoloji ve modanın sinerjisi olarak tanımlanan Moda 4.0 ile ilgili gelişmeler benim için son derece cazip diyebilirim.

Hatta bu konuda pandemi öncesinde 2019 yazında Bodrum ve Çeşme Alaçatı’da “Yapay Zeka’nın Moda ve Güzellik Sektörü’ne Etkileri” konulu seminerler düzenlemiştim. Moda tasarımlarında teknoloji ile gerçekleşmekte olan değişimler ve yenilikçi ürünler katılımcıların oldukça ilgisini çekmişti.

Şimdi Moda 4.0 kavramına biraz daha yakından bakalım.

Dijital dönüşüm ve Endüstri 4.0, dünya genelinde etkilerini sürdüren ve tüm sektörlerde işletme fonksiyonlarını ve iş yapma yöntemlerini değiştiren iki önemli kavram. Bu kavramlar, moda sektöründe Moda 4.0 (Fashion 4.0) olarak karşılık buldu. Moda 4.0 kapsamında modaya katkı sağlayacak birçok teknoloji bulunuyor., Fashion ve Technology kelimelerinin birleşiminden oluşan Fashtech kelimesi ile de tanımlanan bu teknolojiler arasında nesnelerin interneti, sanal ve artırılmış gerçeklik, blok zincir teknolojisi, 3 boyutlu yazıcıları ve yapay zeka bulunuyor.

Peki bu teknolojiler moda sektöründe nasıl kullanılıyor?

Moda Sektörü’ne Katkı Sağlayan Teknolojiler 

Moda trendlerinin belirlenmesinden, ürün kişiselleştirmesine, tasarımdan satışa kadar birçok alanda uygulamalar görülüyor.

Yapay zeka, trend geliştirme ve satın alma davranışların analizi ile kişisel beğeniye uygun giysi tasarımlarına katkı sağlayabiliyor. Ünlü trend tahminleri sitesi WGSN, moda sektöründe yapay zeka kullanımının 5G internet teknolojisinin yaygınlaşmasıyla artacağını öngörüyor.

Yazının Devamını Oku

CES 2021 fuarında öne çıkanlar

Her sene Ocak ayında Las Vegas’ta düzenlenen dünyanın en büyük Tüketici Elektroniği Fuarı CES (Consumer Electronic Show), bu sene salgın şartları uyarınca sanal bir şov ile dijital etkinlik olarak gerçekleşti.

Elektronik sektörünün önde gelen firmalarının, çeşitli tanıtım videoları ve video-konferans basın toplantıları ile lansman çalışmalarını sergilediği fuar yine pek çok ilginç ürüne ev sahipliği yaptı. Pandemi teknolojilerinin artışı da dikkat çekti.

Fuarda farklı özellikleri ile öne çıkan ürünlere gelin göz atalım.

LG, CES 2021 tanıtım konuşması için Reah Keem adındaki sanal influencerı tercih etti.  LG’nin derin öğrenme teknolojisinin kullanıldığı tanıtım videosunda Reah Keem, gerçek bir insandan ayırt edilemeyecek videosu ile LG’nin CES 2021 açılışını yaptı.

Uzunca bir süredir özellikle moda dünyasında marka iş birliklerine imza atan dijital influencerlar artık farklı sektörlerde de kullanılacak gibi görünüyor. Dijital influencerların kendi sosyal medya hesapları bile bulunuyor. Benzer durum sanal bir bestekar ve DJ olan Reah Keem içinde geçerli. Bir instagram hesabına sahip olan Reem, diğer dijital influencerlar gibi insansı bir hayat sürüyor.

LG’nin, CES fuarında sanal influencer kullanımı ile markaların kendilerine ait sanal influencer tasarlamaları konusunda çalışmaların artacağını düşünüyorum.

Keem, etkinlikte yer aldığı bölümde, LG tarafından Aralık ayında tanıtılan LG CLOi UV-C robot serisinin tanıtımını yaptı. Özellikle COVID-19 sonrasında artan hijyen standartları doğrultusunda, geliştirilen robotlar, oteller ve restoranlar gibi insan trafiğinin yoğun olduğu mekanlarda da kullanılacak. Pandemi robotları olarak da tanımlayabileceğimiz bu yeni seri robotlar, dezenfekte işleminde ultraviyole C (UV-C) ışığını kullanacak.

Cadillac eVTOL Uçan Taksi

Amerika Birleşik Devletleri’nin en eski araba üreticilerinden General Motors, Cadillac markalı otonom uçan arabalarının tanıtımını yaptı. Araç bireysel yani tek kişilik taşıma yapabiliyor. Araçta 90kW gücünde elektrikli motor ve GM’in Ultium bataryalarının görev yapacağı belirtildi. Firma General Motors’un geleceğinde uçan arabaların önemli yer tutacağını da vurguladı.

Yazının Devamını Oku

Sanatın teknoloji yolculuğu

Sanat, geçmişten günümüze kadar, içinde yaşadığımız dünyayı anlama, anlamlandırma ve kendini ifade etmede bizlere sınırsız imkanlar sunar. Bir sanat eseri içerik, malzeme, sanatçının görüşü, hissettikleri ve tüm bunları aktarma biçimi bağlamında ortaya çıkar. Teknoloji, hem sanatın yeni mecralar, formlar kazanmasına hem de sanatçının yöntem ve araç çeşitliliğine büyük katkı sağlıyor. İster doğaya, ister insana ait olgular, bu sayede zihnimizde yepyeni ufuklara doğru yol alıyor, ilham kavramı zenginleşirken, sınırlar genişliyor.

Dijital araçların ve mecraların etkisiyle hayal etme ve uygulama yöntemleri, özgün ifade biçimleri yakalama imkanı artıyor. Dijitalleşme ile sanatçının ve sanat eserlerinin doğasında yaşanan bu değişmeler sayesinde müzelerin ve sergi alanları da hem genişliyor hem de ilgililer ile etkileşim de artıyor.

Sanat ve teknolojinin birlikte yazdığı gelişim hikayeleri, geçmişten günümüze internet olmadan önce de farklı yöntemlerin, malzemelerin, teknolojilerin gelişimi ile yazıldı hep. Tarihteki bazı aşamaları hatırlayacak olursak; fenerin icadının luminizmi etkilemesi, plein air akımının empresyonizme yön vermesi, Joseph Nicephore Niepce’in icat ettiği fotoğrafçılığın yaratıcılığı nasıl etkilediği, 17.yüzyılın büyük dehası, sanatçı ve bilim insanı Leonardo da Vinci’nin düşünceyi keşfetmesi, keşfi materyale dönüştürme hikayesinde mikroskop ve teleskopun icadı, Andy Warhol’un ünlü serigrafi baskıları veya Stelarc’ın performans çalışmaları gibi örnekleri sayabilirim.

Yeni Medya Sanatının Doğuşu

Teknolojiyi yaratıcı süreç ve üretimin önemli bir parçası olarak gören yeni medya sanatı kavramı ise 1960’lı yıllardan beri varlığını sürdürmeye devam ediyor. Yeni medya; bilgisayar prodüksiyonu ve uygulamaları, internet, sanal gerçeklik ve video sanatı teknolojilerle besleniyor. Yenilikçi gelişmeler, sanatçıların farklı beceri ve araçları birleştirebilecekleri ve sunabilecekleri yeni bir alan açıyor ve bu alan her geçen gün gelişmeye ve büyümeye devam ediyor.

Günümüzde sanat için 3D modelleme, Illustrator veya Photoshop gibi birçok farklı bilgisayar programının kullanımı mümkün. Fakat dijital sanat sadece yazılımların veya grafik editörlerinin kullanımından ibaret düşünülmemeli. Örneğin ses sanatı da dijital unsurlar ile birlikte duyusal algı ve deneyimler bakımından içinde birçok artistik ifadeyi barındırıyor. İlaveten frekans ile görsel eserler yaratılabiliyor.

Bir diğer ilginç örnek ise nefesin sanat çalışmalarında kullanılması. Helen Collard ve Alistair MacDonald’ın çalışması Ohmerometer II (2018), ziyaretçilerin nefeslerinin titreşimi ile müzik yaptıkları ve desenler ortaya çıkardıkları interaktif bir eserdi.

İlaveten bilgisayar sanatının potansiyellerini keşfeden Jodi, Phillip David Stearns ve Jon Rafman gibi sanatçılarda oldukça başarılı çalışmalara imza atıyorlar.

Japon tasarımcı Yuri Suzıki’de gerçekleştirdiği çalışmalarda teknolojiyi oldukça üst düzeyde kullanıyor. Will.i.am ile yaptığı “

Yazının Devamını Oku

Moda sektöründe Fijital Defile trendi

Teknolojik gelişmelerin moda sektörüne katkısı, pandemi sürecinin de etkisiyle dijital ve fizikselin buluşması “fijital” kavramı ile şekilleniyor. Fijital, İngilizce Phygital (Physical + Digital) kelimesinin dilimizdeki karşılığı. Bir nevi hem fiziksel hem dijital stratejilerin ilişkilendirilerek kurgulandığı yani ikisi bir arada diyebileceğimiz bir yöntem olarak tanımlanıyor fijital. Fakat fiziksel ortamda gerçekleştirilen bir etkinliği fijital olarak tanımlayabilmenin, onu dijitalde sadece yayınlamaktan çok daha fazlası olduğunun altını önemle çizmek gerek.

Pandemi etkisi ile yıl içinde yaşananların, moda sektöründe hem olumlu hem de olumsuz etkileri oldu. Bir yandan defile iptalleri ve seyircisiz gösterimler gerçekleşirken diğer yandan da maskeli koleksiyonları ile etkinlik planlamada yeni yöntem arayışları gündeme geldi. Tüm bu gelişmelere baktığımızda moda, koronavirüs sonrasında en çok farklılaştığını göreceğimiz sektörlerden biri olmaya aday.

Peki markalar yeni ortama uyum için hangi stratejilerle ilerliyorlar?

Chanel’in Disco Konsepti ile dijitalde ilginç bir yaklaşım sundu. Markanın kreatif direktörü Virginie Viard, dijital bir şov sunma amacıyla ustası Lagerfeld'den ilham alarak onun arkadaşları ile katıldığı disko gecelerinden yola çıktı. Paris'in o dönem tercih edilen mekanlarından Les Bain Douches ve Le Palace'da Lagerfeld’e eşlik eden bu grubun tarzı ve stilleri koleksiyonun çıkış noktası oldu. Sadece dijital olarak tanımlayabileceğimiz defilenin tanıtımı ise vurucu bir müzik eşliğinde siyah beyaz bir video ile yapılmıştı.

Fakat en başta da belirttiğim gibi bir etkinliği fijital olarak tanımlayabilmek, onu dijitalde tasarlamak veya yayınlamaktan çok daha fazlası. Defilenin fiziksel ortamdaki tasarımının yanında izleyicilere dijital ortamda nasıl sunulacağı, hangi sosyal mecraların kullanılacağı, etkileşimin nasıl sağlanacağı, işi fijital boyuta taşıyor.

Yazının Devamını Oku

En güzel 2021 hediyesi: Belirsizlikle Barış

Hem dünya hem de bizler için bir dönüm noktası olarak tarihe geçen 2020 yılına veda etmemize sayılı günler kaldı. Hepimiz yeni umutlara, hedeflere ve hayallere beyaz bir sayfa açmak için heyecanla 2021’in gelmesini bekliyoruz.

Fakat 2020’in 2021’e miras bırakacağı birçok konu tabii ki de bize sürpriz olmayacak. Bu sebeple her ne kadar pozitif beklentilerle yeni yıla girsek bile bana göre kendimize verebileceğimiz en güzel hediye “belirsizlikle barışmak” yani ona karşı bir “hazır bulunuşluk” kazanmak.   

Bir süreçteki tüm bileşenleri bu hazır bulunuşluğa uyarlayalım ki, uyum sağlamamız o derece kolay olsun.

Peki nasıl bir yaklaşım sergilemeliyiz ki uyum sağlama konusunda esnekliğimizi koruyabilelim?

İş dünyası için Belirsizlikle Barış: Senaryo ve Hayal Gücü Bazlı Çevik Çalışma Kültürü:

İş hayatımda görev aldığım stratejik planlama ve strateji planlama departmanlarının en asli görevi senaryo bazlı çalışmaktır.  Genelde 3 seviye senaryo üzerinden hangi durumda ve koşulda nasıl bir aksiyon alınacağına dair kapsamlı çalışmalar yapılır, teknolojik yatırımlardan, insan kaynağına veya departman bütçelerinde kadar kırılımlı bir şekilde olası durumlara ilişkin detaylar belirlenir. Önümüzdeki süreç bu çalışmayı daha da önemli kılıyor. Neden derseniz, senaryolar şirketlere esneklik sağlıyor ve yazının en başında bahsettiğim “hazır bulunuşluk” haline zemin hazırlıyor. Burada bahsettiğim önceden hazır bulunmak yani belirsizliğe dair farklı olasılıklara göre çeşitli tahminlerde bulunmak.

İlaveten günümüzde oldukça ön plana çıkan “çevik işletme” kültürü bu stratejik önem taşıyan senaryo bazlı strateji geliştirme ile de birebir ilişkili.

Zira iş dünyasında giderek artan belirsizlik ortamı, korona virüsle de ilişkili olarak varlığını sürdürüyor. Bu ortamda bulunan şirketler, yaşayan birer organizma olarak bu ortama uyum sağlamak durumundadır. İşte bu kabiliyet “çeviklik” olarak tanımlanıyor. Kurumsal anlamda çeviklik yaklaşımı ile kazanılması gerekli olan üç temel nitelikse şöyle;

* Uyarlanabilirlik

Yazının Devamını Oku

Eğlence sektörüne dijital vizyon

Yaşadığımız korona virüs süreci ile tüm sektörlerin olumsuz etkilenmesi devam ediyor. Bu sektörlerden en çok etkilenenler arasında ise eğlence sektörü yer alıyor. Korona virüs tedbirleri arasında yer alan sosyal mesafe kavramı, eskisi gibi dans etmeye ve eğlenmeye engel teşkil ediyor. Bu sebeple de birçok işletme kapalı durumda. Sektörün dinamiklerine baktığımızda ise konser, organizasyon iptalleri, mekan kapatılmaları sonucunda işletme sahibinden sanatçılara, tasarımcıdan tedarikçilere kadar bir çok paydaş gelir kaybı ile baş başa kalmış durumda.

Tüm bunlar yaşanırken eğlencenin dijitalleşmesi, yaşanan karantina süreçleri ile birlikte daha çok gündeme geldi. Sosyal medýa canlı yayınları ile konserler dijitalle buluştu ve bizlere zorlu günlerde moral kaynağı oldu. Bu vesile ile biz eğlenceye giderken birden eğlence evlerimize gelmeye başladı. Aslına bakılırsa sektörün geleceğine yönelik küresel bazlı araştırmalar da evde eğlence trendinin zamanla daha da artacağını gösteriyor. 

Büyük resme baktığımızda eğlence sektörünün yüzleşmekte olduğu sorunlara bütünsel bakabilen, sosyal medya canlı yayınlarının ötesinde bir konsept ile

eğlencenin doğasına yeni bir iş modeli ve soluk nasıl getirilebilirdi?

İçinde bulunduğumuz çağ, esnek düşünmeyi ve mevcut durumlara uygun yeni yaklaşımlar geliştirmeyi ve deneyimler tasarlamayı hayatımızın bir parçası yapmamız gerektiğini sanki bize öğretmeye çalışıyor. Girişimcilik ruhu ve mevcut iş modelini hem müşteri hem de sektör ihtiyaçları açısından analiz ederek yeni bir bakış açısıyla tasarlamak, kilit nokta konumunda.

Şartlar ne olursa olsun vazgeçmeden, bizi var eden tutkumuza sahip çıkarak, onu mevcut koşullar dahilinde, tüm bileşenleri ile gözden geçirerek analiz etmek ve tabi ki teknoloji ile yakalanabilecek sinerjiyi keşfetmek. 

Denemek, düşünmek, hayal etmek ve hayal ettirmek bitmedikçe her sorunu farklı bir yolla aşmaya yönelik alternatifler geliştirmek mümkün hale geliyor. 

Tema Parklı Karma Eğlence Kültürü

İşte bu bakış açısı ve dijital bir vizyon ile dünyanın ilk dijital eğlence parkını yarattı.

Yazının Devamını Oku

“Yeni Normalli” dijital çağda kariyer keşfi

Kariyer hepimizin hayatının oldukça merkezinde yer alan bir kavram. Bu sebeple hem yaşamımızın kalitesini etkiliyor hem de yaşadığımız her türlü değişimden önemli ölçüde etkileniyor.

Kariyer denildiğinde aklımıza ilk olarak genelde bir kişinin işi geliyor. Kavrama biraz daha geniş perspektiften baktığımızda, bir kişinin mevcut durumundan planladığı bir konuma ulaşmak için sürdürdüğü çalışmaları kapsadığını görüyoruz. Bu süreç içerisinde kariyer planlamasını barındırır ve kişinin, kendisine yapacağı her yatırım bu yolculuğa katkı sağlama amacındadır. Oysa her insan meslek hayatına dair belirli planlar yapsa da, bu planları hedeflenen noktada tutmak her zaman mümkün olamıyor. Bu sebeple kariyer değişimi ya da güncelleme ihtiyacı eskisine nazaran çok daha fazla kişinin gündeminde yer alıyor.

Kariyer değişimi ya da keşfi yolculuğuna birçok farklı sebeple çıkılabiliyor.

Bunların en başında mevcut görevde kendini çok fazla ifade edememek, işi kendisiyle özdeşleştirememek, kendine dair bazı özellikleri belli bir zaman sonra keşfetmek geliyor. Bu yola çıkmak için ise illa başarısız olmak gerekmiyor. Zaman zaman bireyler başarı sağlayıp yükselseler dahi, kişinin yaptığı işle sevdiği iş arasında bir bağın olmaması uzun vadede sorunlara yol açabiliyor.

Neredeyse son 10 yıldır ise durum biraz daha farklılaştı ve kariyer yolculuğuna yeni unsurlar eklendi. Artık kariyerlerimizi ve işimizi koşullarımızdan çok memnun olsak bile sürekli sorgulamak, gözden geçirmek durumundayız. Bu zorunluluğun temelinde dijital çağın getirdiği değişim yatıyor. İlaveten bu yıl itibari ile hayatımıza giren covid-19’da hem dijitalleşmeyi artırması hem de yarattığı yeni normallerle kariyer anlamında güncellenme ihtiyacını daha da artırmış bulunuyor. Özellikle “yeni normal” kavramı, geçmişe bir sünger çekmeye aday olunca, pandemi ile değişen yaşam şartlarımız, çalışmanın doğasının özellikle mekânsal anlamda değişince, anneler için çocuklar ile geçirilmesi gereken zaman artınca, bazı sektörlerde yaşanan maddi sıkıntılar nedeniyle iş kayıpları yaşanınca, alıştığımız konfor alanımızdan çıkmak ve kariyer anlamında farklı açılımlar yakalamak ihtiyacı ortaya çıkıyor.

Problemi doğru tespit etmek

Kariyerinizde köklü bir değişiklik veya güncellemeler yapmak en hayati kararlar arasında yer alıyor.  Bir karar adımı atmadan önce etraflıca düşünmek şart ki sonrasında pişmanlık gelip kapınızı çalmasın. Fakat bu konuda yaşadığım tecrübelere dayanarak söylüyorum ki değişime karar verenlerden ziyade değişime karar vermeyenler pişmanlıkla daha çok baş başa kalıyor. Kariyer değişikliğini veya yeni kariyer arayışlarına vesile olan nedenleri ise kişisel, teknolojik ve Covid19 kaynaklı olmak üzere 3’e ayırabiliriz.

O zaman nasıl ilerlenmesi gerektiğine bir bakalım.

Bir problemi en doğru şekilde nasıl ortaya koyarız? İlk olarak kendimize doğru soruları sormamız gerekiyor. Zira doğru sorular doğru cevapların anahtarıdır. Bu sayede günlük rutininizde farkına varmadığınız birçok bileşeni bir araya getirerek, hayatınıza ve kariyerinize dair büyük resme ve değişimin etkilerine odaklanabilirsiniz.

Yazının Devamını Oku

Sosyal mesafe döneminde robot trendleri

Geçen seneden bu yana süregelen korona virüs salgını neredeyse bir yılını doldurmaya yaklaşıyor. Sürecin en başından itibaren vurgulanan ve virüsün yayılımını tamamen durdurmasa da önlemler anlamında halen en etkin yöntemler arasında belirli bir mesafeyi korumak yer alıyor.

Virüsün insandan insana çok hızlı bulaşması sebebiyle zorunlu olarak uyulması gereken "sosyal mesafe" kısıtlaması, teknolojinin de katkısı ile birçok farklı konuda yeni çözüm arayışlarına yol açtı. Bu durum bir yandan insanların birbirleri arasındaki mesafeyi artırırken diğer yandan da robotlarla insanlar arasındaki mesafeyi kısaltmaya başladı ve birçok alanda robotların devreye girmesine neden oldu.

Salgın öncesinde perakende sektöründen eğlenceye kadar hayatımızın birçok alanında aktif rol almaya başlayan robotlar için korona virüs salgını ile birlikte sağlık sektörü oldukça gözde hale geldi.

Salgının yoğun görüldüğü ülkelerden başta hastanelerin, kamuya açık alanların ilaçlanmasında, kuralların uygulanmasını sağlamada ve kişiler arasındaki sosyal mesafeye uyumu denetlemek için kullanılıyorlar.

Araştırmalara göre küresel robot pazarının 2020 yılında 100 milyar dolara ulaşması ve yaklaşık %26 oranında birleşik büyüme ile 2025 yılında 210 milyar dolara ulaşması öngörülüyor. Bu büyümede korona virüs salgını vesilesi ile robotlara, drone'lara ve yapay zekaya olan ilgili artışının da payı büyük..

Korona virüs, robotların görevlerini artırdı

Tüm dünyada farklı bölgelerde robotların devreye girdiği oldukça değişik uygulamalar görüldü.

Londralı robot firması dünyanın ilk robot mutfak Moley Kitchen’ı tanıttı. Bu robot sadece yemek pişirmekle kalmıyor sonrasında mutfağı temizleme görevini de üstleniyor.

Mexico City’de Ulusal Sağlık Merkezinde LaLuchy isimli robot, Covid19 hastalarının konsültasyonunda sağlık görevlilerine yardımcı oldu.

Yazının Devamını Oku

Geçmişten geleceğe otonom araçlar

Geleceğin sürüş deneyimini şekillendirecek otonom teknolojiler konusu, otomotiv sektöründe otonom araçlar ile karşımıza çıkarken, hastane hizmetlerinden lojistiğe, perakende sektörüne hatta ev aletlerini dahil olduğu birçok alanda da otonom robotlar uygulamalarında karşımıza çıkıyor. Bu yazımda sizlere otonom araçlardan bir sonraki yazımda da otonom robotların geleceğinden bahsedeceğim.

Otonom araçlar ile ilgili çalışmaların geçmişi 1920-1930’lu yıllara kadar gidiyor. Aslında ilk otonom araçlarının düşünülmesi, 1925 yılında mucit Francis Houdina tarafından, Manhattan sokaklarında radyo kontrollü aracını sürmesiyle ortaya çıkıyor. 

1939 yılında, General Motors New York Dünya Fuarı’nda “Futurama” sergisinde otonom araç tasarım fikrini ilk kez halk ile paylaşmış oldu.

1980’de Bundeswehr Universitesi Profesörü Ernst Dickmanns ve ekibinin tasarladığı Mercedes-Benz minibüs, trafiğe kapalı alanda saatte 63 km hıza ulaşıyor.

1991’de Amerika Birleşik Devletleri Kongresi, USDOT’a “1997 yılına kadar otomatik bir araç ve otoyol sistemi gösterme” talimatını veren ISTEA Ulaşım Yetki Belgesini kabul etti.

2004’te ABD ordusu tarafından DARPA Grand Challenge açıklamış ve otonom araç alanındaki yenilikçiliği teşvik etmeye katkı sağlamıştı.

Donanım ve sensörlerin gelişmesi ile 2010 yılında Google’ın da bu sektördeki yerini alması ve birçok büyük firmanın yatırımlarını bu alana yapması üzerine otonom araçların gelişimi hızlanmaya başladı.

Benim için ise bu alan 2006-2007 yıllarında tamamladığım İstanbul Teknik Üniversitesi yüksek lisans tezim olan “Otonom Robotlarda Kalman Filtresi Tabanlı Eş Zamanlı Lokalizasyon ve Haritalama” ile girdi. O günlerde otonom araçlar ve robotlar konusu daha ziyade teknik düzeyde takip edilirken geçen 13 senelik zarfında ise gündelik hayatımızın oldukça merkezine yerleşmiş durumda.

Otonomi ve Otonom Sürüş Teknolojileri

Yazının Devamını Oku

Koronavirüs aşısında biyoteknoloji ve yaşamın yazılımı: mRNA

Yaşadığımız Covid 19 pandemi süreci dünya çapında etkisini sürdürmeye devam ediyor. Bir yıla yaklaşan süredir önemli kayıpların verilmesi, belirli bir hastalığa karşı canlıların korunmasını sağlamak üzere tasarlanmış biyolojik maddeler olan aşı çalışmalarına da hız vermişti.

Covid 19 pandemisi ile ilgili oluşan aşı ihtiyacı için Çin, Hindistan, Rusya, Brezilya, İngiltere, Almanya ve Amerika’da çalışan birçok firma var ve hepsi farklı yöntemler üzerinden ilerliyorlar. Aşı çalışmalarına uygulanan yöntemlere, sağlık çalışmalarında uzun süredir öne çıkan ve gelişen teknolojinin biyoloji ile sinerjisinden doğan biyoteknoloji de önemli katkılar sağlıyor. Çalışmaları ile ilgili olarak faz 3 sonuçlarını açıklayan firmalardan bazıları da biyoteknoloji alanındaki yöntemlerle çalışıyorlar. Bu firmalardan Pfizer firmasının Alman biyoteknoloji firması Biontech ile yaptığı işbirliği ve Moderna Therapeutics biyoteknoloji firması, aldıkları sonuçlar ile bizlere umut kaynağı oldular. Bu iki çalışmada aşı konusunda ilk kez kullanılan mRNA teknolojisi kullanılarak gerçekleştirildi.

O zaman gelin hemen mRNA’nın ne olduğuna ve bu teknolojinin nasıl işlediğine bakalım.

Uzun yıllardır üzerinde çalışılan mRNA için yaşamın yazılımı (software of life) tanımlaması yapılıyor. Tıpkı günlük hayatımızda kullanılan yazılımların içerdikleri kodlar ile verileri işlemesi, süreçleri, sistemleri yönetmesi gibi.

Bütünsel olarak baktığımızda bizlerin de yaşamı aslında bir veri akışı. Vücudumuz, birbiriyle bağlantılı sistemlerin ve organların büyük bir sinerji ile çalıştığı biyolojik bir mekanizma. Bu mekanizmaya ait görünmeyenden görünenine kadar birçok bileşen var. Hepsi her birimizde genetik özelliklerimize göre işleyen son derece ‘biricik’ bir düzeni oluşturuyorlar. Fakat arka planda tabi ki bu düzeni yönlendiren ve yöneten yapılara ihtiyacı var.

Hepimizin DNA’sında oldukça fazla sayıda gen var. DNA'mızdaki bu genler aktif hale geldikleri zaman protein üretimi gerçekleştiriyorlar. Araştırmalara göre ise genlerin etki seviyesini düzenlemede DNA tek başına yeterli olamıyor. mRNA bu işlemin gerçekleşmesinde kilit rolü olan bir bileşen. İngilizcesi messenger RNA olan Mesajcı/Kurye RNA (mRNA), sentezlenecek bir proteinin amino asit dizisine karşılık gelen kimyasal şifreyi taşıma görevine sahip bir molekül. Bu molekül proteinler yapıldıktan sonra çeşitli hücresel mekanizmalarla ortadan kaldırılıyor. Yani mRNA, bir DNA kalıbından sentezlenerek protein sentez yeri olan ribozomlara, protein kodlayıcı bilgiyi taşıyor. İnsan biyolojisinde temel bir rol oynayan mRNA, vücudun protein üretiminde ve bu proteinlerin farklı bölümlere gönderimine dair yönergeleri barındırıyor. Bu işlevi sayesinde mRNA’nın DNA kadar kritik öneme sahip olduğu, bu yöntemle geliştirilecek ilaçların, doğrudan hücre içinin ve protein üretiminin adreslenmesiyle hastalıkların tedavisinde ve ya önlenmesinde bir dönüşüm yaratma potansiyeline sahip olduğu düşünülüyor.

Klasik aşı üretim yöntemleri hastalığa neden olan ve patojen denilen yapıların etkisi azaltılmış bir halde vücuda verilmesi kapsıyor. Bu şekilde zayıflatılmış halde vücuda verilen etken ile bağışıklık oluşumu amaçlanıyor.

mRNA teknolojisinde ise virüse bağışıklık yaratacak kısmın insan vücudunda üretiminin sağlanmasına çalışılıyor.

Yazının Devamını Oku

Dijital dönüşümde başarının kilit unsuru müşteri deneyimi

Dijital Dönüşüm uzun zamandır iş dünyasının gündeminde. Bizlerin günlük hayatında önemli yer tutan, kolaylık sağlayan ürün ve hizmetlerin sürdürülebilirliği, yaşattıkları deneyim ile fark yaratmaları şirketlerin dijital dönüşüme ne derece uyum sağladığı ile doğrudan ilişkili. Peki dijital dönüşüm nedir, tam olarak nasıl tanımlayabiliriz, özünde, merkezinde ne olmalıdır?

Dijital dönüşüm, şirketlerin rekabete uyum sağlayabilmek için değişimi şekillendiren makro ve mikro dinamikleri, sektörel trendleri doğru anlayıp, şirketin iç dengelerini, çalışanların deneyimlerini bir araya getirerek dönüşmesini gerektirir. Bu sebeple ben 'Dijital Dönüşüm' kavramını “iş dünyasında yaşanan iklim değişimine uyum için yaşanan stratejik yenilenme” olarak tanımlıyorum.

İş dünyasının finanstan pazarlamaya, üretimden satışa tüm departmanlarının hem kendi iç dinamiklerini hem de birbirleri ile gerçekleştirebilecekleri sinerjiyi gözeterek, şirketin iç ve dış analizlerini kapsayacak bir yenilenmeyi devreye almaları gerekiyor. İnovasyon yapabilmek, ürün ve hizmetleri farklılaştırmak, kalite artışı sağlamak ve ya verimliliği artırmak için teknoloji destekli yapılacak tüm yatırımlar bu dönüşümü kıymetli kılıyor.

Dijital dönüşüm projeleri bakımından şirketler üçe ayrılıyor: Projelerini büyük oranda tamamlayanlar, ilerleme aşamasında olanlar ve halen proje aşamasında bekleyenler. Projelerini tamamlayanlar ve ya ilerleme aşamasında olanlar da kendi içinde başarılı olmaya adaylar ve ya başarısız olmaya adaylar olmak üzere ikiye ayrılıyor.

Teknolojik gelişmelerin gücü her ne kadar çok önemli olsa da dijital dönüşüm elbette sadece şirketlerin yapay zeka ile, yazılımlarla ya da son sistem cihazlarla donatılmasını kapsamıyor.

Şirkete uygun teknolojiyi dahil etmek işin önemli bir parçası olsa da başarılı sonuçlar almak için tüm faktörlerin kilit bir unsurun çevresinde organize olması gerekiyor. İşte projelerin başarıya nokta atışı yapmasına imkan verecek bu kilit unsur “müşteri deneyimi”.  

Bu sayede dijital dönüşüm projeleri ile ilgili biraz önce yapmış olduğum başarıya ve ya başarısızlığa aday sınıflandırmasını istisnalar olmak kaydıyla müşteri deneyimine odaklananlar ve odaklanmayanlar olarak ikiye ayırmak mümkün.

Deneyim Ekonomisi ve Müşteri Beklentilerinin Değişimi

Yazının Devamını Oku

İkinci kuantum devrimi yatırımları ve yapay zeka

Atomlar ve moleküller, dünyamızı oluşturan parçalardır. Bu küçük parçacıkların dünyasının nasıl çalıştığını açıklayabilmek için ise kuantum kuramı yani mikro dünyanın mikro yasaları geliştirilmiştir. Avusturyalı fizikçi Ernest Shrödinger, kuantum mekaniğine önemli katkılar yapmış ve bu alanda gerçekleştirdiği çalışmaları ve Schrödinger Denklemi ile 1933'te Nobel Ödülü’nü kazanmıştır.

Bu sayede bizlere atomların ve atom altı parçacıkların dünyasının kapıları açılmış ve kuantum teknolojisinin yarattığı ilk devrim ile yaşamımızdaki değişim başlamıştır. Günümüzde kuantum kuramı artık akıllı telefonumuzu akıllı yapmaktan tutun da etrafımızdaki tüm teknolojinin temelinde yatıyor.

Kuantum mekaniği denince akla, madde ve enerjinin aynı anda hem dalga hem parçacık özelliklerini sergileyebileceğini gösteren “Young Deneyi” ile Ernest Schrödinger’ın tanımladığı, aynı anda iki durumun olma olasılığından bahseden “Schrödinger’in Kedisi Düşünce Deneyi” gelir.

Bu iki deneyin bahsettiği şekilde kuantum mekaniği, her şeyin klasik fizikle açıklanamayacağını, kuantum fiziğinin bambaşka dünyaya açılan bir kapı olduğunu gösterir. İşte kuantum mekaniğinin bu özelliklerinin elektronik ve bilgisayarlar üzerinde kullanılması ile klasik bilgisayarlardan çok farklı bir işleyiş elde edilebilmiştir. Klasik bilgisayarlar ile kuantum bilgisayarlar arasındaki fark tamamen çalışma prensiplerinden kaynaklanır.

Klasik bilgisayarlar hesaplamaları lineer şekilde, yani 1 ve 0 ile tanımlanan bitleri kullanarak yaparlarken, kuantum bilgisayarlar geleneksel 1 ve 0’lar yerine kuantum bitlerini yani kubitleri (qubit) kullanırlar. İşte burada Schrödinger’in kedisi deneyinde bahsedilen süperpozisyon durumunun yani 1aynı anda her iki durumda olabilme” yaklaşımının etkisini görüyoruz.

Yazının Devamını Oku
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
sakarya escort
nevşehir escort
kayseri escort
sakarya avukat
webmaster forum
buca escort bayan